Balayı Tatili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Balayı Tatili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2012 Salı

Skopje - Makedonya

Evet Ohri'den sonra rotamız 2 gece kalacağımız Üsküp'tü. 3 saatlik bir yolculuktan sonra Üsküp'e varmış, otelimize yerleşmiştik.
Biz yolda bir şeyler atıştırdığımızdan açlık hissetmiyorduk ancak herkes Üsküp'ün meşhur köftesini merak ettiğinden kendilerini Türk mahallesindeki köfteciye attılar.
Biz de Cem ile gruptan ayrılmış olmanın keyfiyle bundan 8 ay önce gidip kaldığımız bölgeye geçmeye karar verdik. Öncelikle amacımız daha önce geldiğimizde tanıştığımız İgor'u bulmak ve oralarda takılıp bir şeyler içmekti.
Ancak Hristiyan bölgesine geçtiğimizde inanılmaz bir sürprizle karşılaştık.
Vardar köprüsü kenarındaki meydanda bir sahne kurmuşlar, meydanın etrafında standlar ve gençlerin bulunduğu kalabalık bir festival ortamı.
Hemen daldık içeri, her yerde şarap standları, bistrolar ve ellerinde şarap kadehleriyle takılan gençler..  
Hemen biraz etrafta keşif yapıp gözümüze kestirdiğimizden standlardan birine yaklaşıp şaraplarımızı aldık. Hemen karşı standından da peynir ve jambonlarımızı alıp bistrolardan birine kurulduk.


İlerleyen saatlerde gruptaki gençleri de çağırdık. Hep beraber takıldık.
Festivalin son gecesiymiş, o tarihlerde genelde yapılır ve 5 gün sürermiş. Son gecesinde de şansımıza çok iyi bir grup vardı. Gece 2ye kadar sürüyormuş.
Biz artık yorgunluğun ve alkolün de verdiği ağırlıkla saat 1 gibi Vardar köprüsünde elimizde kadehlerimizle güzel bir hatıra fotoğrafı çekildikten sonra otelimize döndük. 

23 Ekim 2012 Salı

Selanik - Manastır - Ohri

o kadar yoğunum, o kadar yorgunum ki bu aralar, fırsat bulamıyorum bir şeyler yazıp karalamaya..

En son yazımda 2. balayımıza gideceğimizden bahsetmiştim. Gittik, gezdik, gördük, eğlendik, geldik.
Sevgili eşim malum turizmci. Geçenlerde de Selanik'teki bir fuar için grupları vardı. Turun programına Üsküp'ü de eklemişler. Üsküp'ün benim için öneminden bahsetmeme gerek yok herhalde. Cem gel deyince kıramadım ;))))) Cuma günü akşamüstü çıktık yola... Yolculuğumuzu otobüsle yapacaktık. "Neeee?" demeyin. benim hayatımdaki en güzel seyahatlerden ikisi yine bu şekilde otobüsleydi. Hem de İspanya'ya kadar. Yol geze geze gidince zaten 5 gün sürüyordu. Gırgır şamata içerisinde artık 5 günü o kadarcık alanda geçirince aile gibi oluyorsun zaten. Otobüs kafa dengi bir grupla yapılacak en güzel seyahat aracı diyebilirim. Hele de gezmek için içinizde biraz heves ve yorulmak bilmeyen bir enerjiniz var ise.. Bu grup da Cem'lerin tüm ısrarlarına rağmen otobüsü seçmiş, Selanik Üsküp arasında gezip görülebilecek o kadar güzel yerler var kiiiii, kesinlikle doğru seçim.
İzmir'den saat 5te yola çıktı. Gece Çanakkale'de yemek molası verip, sonra da karşıya geçtik. Bir ara müzikler eşliğinde eğlenildikten sonra hem yorgunluk, hem de yemeğin verdiği rehavetle herkes uykuya geçmişti artık. Ben arka 5lide en güzel yere bir güzel yerleştim tabi. (tecrübe böyle bir şey)
İpsala sınırından geçtikten sonra sanki başka bir ülkeye değil de bizden bir yere, bizim gibi insanların olduğu, tanıdığımız bildiğimiz, aynı şarkıları dinleyip, aynı iklimi yaşadığımız, aynı tatları alabildiğimiz bir yere gidiyor hissi kapladı içimi. Babaannemin doğduğu topraklara gidiyorduk, memleket havası almaya.. Bunları düşünürken tekrar dalmışım uykuya.
Sabah saatlerinde Selanik'e varmıştık.
 
Otelimize yerleşip, biraz dinlenip, kendimize geldikten sonra herkesi fuara bırakıp attık kendimizi Cem ile sokaklara. Anatolia Hotel şehir merkezine yürüme mesafesinde, hem şık, hem de temiz bir oteldi. Bu nedenle ulaşım aracı olarak her seferinde otobüsü kullanmak zorunda kalmadık. Zaten yürüyüş parkurumuz deniz kenarı olunca bir başka keyifli oluyor malum.
Selanik'in rıhtımı bildiğiniz aynı bizim İzmir kordonunun eski hali.. Hemen arkamda görmüş olduğunuz kule Selanik şehrinin sembolü haline gelmiş, Bizans döneminde Türklerin Yunanlıları esir aldıkları ve hapishane olarak kullanılmış, o zamanki adıyla Kanlı Kule, şimdi ise nedense "Beyaz Kule" olarak anılıyor. 

Biraz yürüdükten sonra artık dinlenmeye ihtiyacımız vardı. Saat 2den sonra sokaklar iyice canlandı, açık olan dükkanlar da kapandı ve herkes cafelere, restoranlara akın etmeye başlamıştı.
Küçük bir tüyo size, eğer haftaiçi giderseniz 2-4 arası tüm dükkanlar kapalı, haftasonu ise 2den sonra açık dükkan bulmanız çok zor. Pazar gününü zaten söylemeye gerek yok herhalde. İnsanlar rahatttt;))

Biz de onlara ayak uydurduk, Aristotales meydanındaki cafelerden birine oturduk, birşeyler içip, akşam için de bir tavernada rezervasyon yaptırdıktan sonra doğru otele gittik ve akşama kadar dinlendik. 

Bu arada Atatürk'ün doğduğu eve de gitmeyi çok istemiştik, ancak restorasyon nedeniyle 2-3 ay daha kapalı olacakmış. Daha önce ikimiz de görmüş olduğumuz için çok dert etmedik ancak restorasyon sonrasında tekrar gidip görmeyi çok istiyorum..
(Dilerseniz Atatürk'ün eviyle ilgili bilgi almak için bu siteyi inceleyebilirsiniz.)

28 Ağustos 2012 Salı

Balayınızda yanınıza almanız gereken HERŞEY..


Balayı normal tatilden biraz farklı tabii, her daim güzel görünmek isteyeceksiniz, sürekli fotoğraf çekeceksiniz. Ve bu fotoğraflar ömür boyu saklanacak. Aynı zamanda düğünün stresi ve yorgunluğu nedeniyle zayıf düştüğünüz için hasta olma ihtimaliniz yüksek, kendinize daha fazla dikkat etmelisiniz.
Önemli 1 : İşlemler sırasında sorun çıkmaması açısından rezervasyonlarda “iki soyadınızı da” kullanın.
Önemli 2 : Düğünün ertesi günü sabah erken saatlere uçak bileti almayın. Gerekiyorsa bir sonraki gün gidin, ama uykusuz ve yorgun şiş gözlerle balayına çıkmayın.




Siz iyisi mi her detayı önceden düşünün, listenizi hazırlayın. Özellikle yurtdışına çıkıyorsanız, yanınıza alacağınız şeyleri iki kez kontrol etmenizi öneririm. Ben listenizi sizin yerinize hazırladım bile J Yolculukta yanınıza almanız gerekenler (bunları valize koymayın, el çantanızda olsun)

- Pasaport (bir fotokopisini valize koyun)
- Nikah cüzdanı
- Uçak biletleriniz ya da printi
- Seyahat Sigortanızın printi
- Otel voucher’i (rezervasyon teyidi) printi
- Otelin telefonu ve adresi
- Gideceğiniz yerin dövizine göre nakit para
- Harita ya da cep rehberi
- Fotoğraf makinası ve kamera
- Uçak klimalarına karşı ince bir hırka ve çorap
- Kaliteli bir güneş gözlüğü
- Takılarınız üzerinizde olsun, valize koymayın
- Yanınıza sıvı bir şey almayın çünkü yasaklandı. Parfümler valize :)
Valizinize isminizin telefon ve adresinizin yer aldığı bir bant takın. Valizin üzerine çıkartma tarzı bir şeyler yapıştırırsanız kaybolma veya karışma olasılığı azalır, hemen de ayırt edersiniz. Hazırladıktan sonra listenizden kontrol etmeyi unutmayın. (Buraya ekstraları yazdım tabii, her zaman kullandığımız şampuan, dişmacunu gibi şeyleri size bırakıyorum) :)

- Fotoğraf mak. Ve kamera şarjlarınız (yedek hafıza kartı gerekebilir)
- Dolaşırken yüzünüzü güneşten koruyacak hafif bir Şapka
- En az 30 faktörlü güneş kremi (tropik yerlerde dikkat edin vallahi Çeşme’ye benzemez, haşlanırsınız)
- Güneş sonrası için Bephantol vücut losyonu ve kızarıklıklar için Bephantene krem.
- Simli after sun’larda alabilirsiniz tabii J



- Kocaman ama hafif bir plaj çantası
- Gün boyu kullanacağınız saçlarınızı düzgün gösterecek bir saç serumu

- Cımbız ve küçük makas
- Aseton, pamuk, törpü ve rakı beyazı oje (kötü sürsenizde sizi ele vermez) Altın ışıltılı farlarınızı ve dudak parlatıcınızı da alın.
- Mayonuzun üzerine giyeceğiniz güzel bir tunik/elbise ve düz sandalete yatırım yapın, fotoğraflarınız için önemli.

29 Haziran 2012 Cuma

Balayımız..

Dün harika bir gündüüü...
Sabahtan beri herşey çok güzel başlamıştı.
Düğün hazırlıklarımızla ilgili bir damatlığımız, bir de balayı programımız eksikti. Ben üzerime düşen her şeyi halletmiştim. Ancak Cem'in görevleri henüz tamamlanmamıştı.
Mesleği dolayısıyla da zaten balayını tamamen kendi programlamak istediğini söylemişti. Sadece bana nasıl bir yer istiyorsun dedi. Geri kalan herşeyi o halletti.
Aslında ben de ne istediğimi tam bilmiyordumkii. Her gün ruh halime göre gitmek istediğim yerler değişiyordu.
Bir gün "ay romanrik bir yer olsun" diyordum, aşkımızı doya doya yaşayalım istiyordum. Bir diğer gün "deli gibi eğlenebileceğimiz, kıpır kıpır bir yer olsun" diyordum, . Bazen de "of çok yorulacağız zaten, gidelim bir yere dinlenelim, gezelim, yeni yerler görelim yeter" dediğim oluyordu..
Hal böyle olunca benim dengesiz ruh hallerimle harmanlanmış harika bir balayı programı çıktı ortaya..
Dün hiç düşünmediğim bir anda bir mail geldi. Veeeeeeeeeeeeeee tam da hayalini kurduğum gibiydi..

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Samos - Karlovassi

Öncelikle bu yazıma 6 aylık vizemi aldığımı haber vermekle başlayım istiyorum.
Vize evraklarımı toplarken "aman 1 günlük tatil için 3 gündür evrakları toplamaya çalışıyorum" diyip isyan ettiğimde, Cem sürekli beni motive etti. Benim yerime formları doldurdu, yönlendirdi çoooook yardımcı oldu sağolsun. Daha önce böyle işlemlerimizle genelde babam falan uğraşırdı. O yüzden ben çok detaylarını bilmezdim, ilgilenmezdim. Elime evraklar bir şekilde hazır gelir ve hemencik hallolurdu. Bu sefer babam bu görevi direk Cem'e teslim etti. Hatta annemle babamın evraklarını bile neredeyse Cem hazırlayacaktı. Nitekim vizeye başvurduğumuz gün babam şehirdışında olduğundan başvurusunu da biz onun adına yaptık.
Cem ile ben Türsab gezisiyle birlikte gidecektik. Babam ve annemlerin de 12 mayıs cumartesi günü 29. nikah yıldönümleriydi. Bir süredir kardeşimin doğumu ve bizim düğün öncesi tatil planları yapıyorlardı. Böyle bir program çıkınca biz de Cem ile birlikte annemler için bir sürpriz yapalım istedik. Otellerini ve biletlerini ayarlayıp haber verdik ve bu sırada vize işlemlerini de başlatmıştık.
Neyse cuma vizeler geldi ve cumartesi sabah erkenden yola çıktık. Samos'a bizi götürecek tekne Kuşadası'ndan kalkacaktı. Kuşadası'nda grupla buluşuldu, ve artık teknemiz yavaş yavaş adalara doğru yola koyuldu.
 
Vardığımızda Samos'ta bizim grubu bir otobüs karşıladı. Kalacağımız bölge Liman'dan yaklaşık 50 km uzaktaydı. Bu arada annemler bizden önce pasaport işlemlerini halledip araç kiralamaya gitmişler. Bizle takılmalarını istediğimiz halde onlar başbaşa olmayı tercih ettiler. Zaten babam böyle planlanmış tur programlarından pek hoşlanmaz. Her seyahatte mutlaka bir süre sonra gruptan ayrılır ve farklı yerler keşfetme peşine düşerler.
Biz otobüse yerleşmeye çalışırken bir baktık mavi bir jeep limana doğru yaklaşıyor. Direksiyonda annem, yanında çılgın babam.. O an otobüsten inip jeepin arkasına atlayasım geldi. Limandan Karlovassiye giderken bizi takip ettiler.
Sonrasından biz kilise ve Karlovassinin sahillerini gezerken, onlar Karlovassinin bütün ara sokaklarına girmiş, bütün dükkanları tek tek gezmiş ve en güzel restoran ve kafeleri seçip karınlarını doyurmuşlar bile. Biz de bu sırada Yunanlı dostlarımızın bizi ağırlayacağı restorana doğru yola koyulmuştuk. Yunan ve Türk mutfağı birbirinden çok farklı olmasa da bize sundukları ikramlar gerçekten değişik ve lezzetliydi.
Yemekten sonra en keyifli programa sıra gelmişti. Sürat motorlarıyla hoplaya zıplaya Karlovassi çevresindeki koyları gezmeye gittik.
Tekneden indiğimizde artık herkes yorgunluktan bitkin düşmüştü. Küçük bir dinlenme molasından sonra Karlovassi belediyesinde düzenlenen kokteyle geçildi. Bu kokteyl sırasında Seferihisar Belediye Başkanı ve İzmir Turizm Acentaları ile Samos Belediye Başkanları ve Karlovassi'deki otelciler karşılıklı görüşeceklerdi. Zaten bu gezinin amacı da 26 Mayıs 2012 tarihinden itibaren İzmir Seferihisardan Karlovassi arasında yapılacak karşılıklı seferlerin düzenlenmesi sonucunda oluşacak işbirliğinin yapılandırılmasıydı. Kokteyl sonrasında da bizi bir tavernada ağırladılar. Çok kalabalık bir grupla çok keyifli vakit geçirdik. Bir yandan Yunan müzikleri, sirtakiler, bir yandan Türk müzikleri, İzmir'in Kavakları derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık bile. İlk başta pek oynamayıp izlemeyi tercih etsek de sonrasında oturmak bile istemedik diyebilirim.

Tunç Başkan
O ortamda tam bir Yunan Türk dostluğu vardı. Aynı damak tadına sahip olduğumuz, aynı müziklerle, aynı şarkılarla kolkola dansedebildiğimiz, birbirimizin dilini konuşamasak da birbirimizi bir bakışla, bir gülümsemeyle başka dillere bile ihtiyaç duymadan anlayabildiğimiz bir toplumla nasıl düşman olunabilirki. "Aynı şarkılara" farklı sözcüklerle eşlik ettiğimiz şarkılarla hep beraber kadeh kaldırıp eğlendiğimiz o müthiş gece maalesef bitmişti artık. Herkes dinlenmeye çekilmişti.
Pazar günü bizi yine yoğun bir program bekliyordu. Otobüsü bırakıp yolumuza jeeplerle devam edecektik artık. Pisagorun mağarasına gidecektik. Toprak ve engebeli bir yol olduğundan otobüs çok uygun olmayacaktı tabi.
hedefe yaklaşıyoruz
Kısa süreli bir yolculuk sonrasıda aracı kullanan bayan bize sol tarafımızda tepede bir chapel gösterdi. "Ay o da ne, kim, nasıl yapmış onu, nasıl çıkıyorlar oraya" falan derken, araçtan indiğimizde, kendimizi grubun arkasından o kayalıklara tırmanırken bulduk. Merdivenler yapılmış aslında ama gerçekten çıkarken defalarca vazgeçip dönmek istediğimiz zorlu bir parkurdu. Ama hedefe ulaştığımızda gerçekten değmişti. Harika bir yerdi. He bir daha gider miyim, zannetmiyorum. Ancak gidip de görülmesi gereken bir yer diyebilirim. Tabi kalbiniz ve tansiyonunuz yoksa. Uzun süre kalp atışlarım düzene girmedi. Bir de ne cesaret ayağımda topuklularla çıktım onu da bilmiyorum.
Sonunda ulaştık :)
Aşağı baktığında insanın başını döndürüyor.

İnip biraz dinlendikten sonra Kampos'a doğru yola koyulduk. Kampos'taki otelcilerle de küçük bir görüşme yaptıktan sonra Kampos'taki şirin bir restaurantta yemek yedik.
Arkasından otobüse atlayıp kısa bir yolculuk sonrası Ormos'a geçtik. Orada da tatlılarımızı yedikten sonra hızlıca limana doğru yola koyulduk. Arada bir kaç yer daha görmüşüz ancak artık benim pilim bittiğinden uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda limana gelmiştik. Sonradan öğrendimki annemler oraya gitmişler keşfetmişler ve en çok da Pythogonon'u beğenmişler. Artık bir dahakinden rotamıza oradan başlayacağız.

Bu geziyi düzenleyen Türsab'a, Türsab yönetim kurulu üyesi sevgilime ve en önemlisi Seferhisar ve Karlovasi arasındaki seferlerin yapılmasına öncülük eden ve bunun için büyük çaba gösteren Tunç Başkan'a huzurlarınızda çok teşekkür ediyorum. Gerçekten çok başarılı bir proje olacağına, yakın olmasının da verdiği avantajla talebin de çok fazla olacağına eminim.
Bu kadar yakınımızda böyle bir cennet olduğunu görmeyen kalmamalı İzmir'de bence. Aynı şekilde oradan da İzmir'imizi, ilk sakin şehirimiz seçilen Seferihisar'ımızı görmeye gelecek binlerce insan olacaktır.
Ben bir daha gideceğim. Sizleri de bekleriz..

27 Kasım 2011 Pazar

Bozcaada



Bozcaadaya 2 sene önce yolumuz düşmüştü. 7 kişilik bir arkadaş grubuyla kurban bayramında soluğu adada almıştık. Yazın keşmekeşi geçmişken , bağ bozumundan aylar sonra ordaydık aslında.. Hava serin, hafif kışa çalsa da insanları, esnafı o kadar sıcaktı kii rüya gibi 3 gün geçirmiştik o küçücük adada.. Seneler sonra tekrar oraya gideceğimize söz verip, kendimizden bir iz bırakmak için de deniz kenarındaki dilek ağacına küçük notlarımızı yazmıştık.
Bir akşamüstümüzü Adanın batı tarafında bulunan rüzgar güllerinde geçirdik. Araştırmalarımız sonucunda herkes rüzgar güllerine gitmeden dönmeyin demişti. Hayatımda gördüğüm en büyüleyici günbatımıydı diyebilirim.. Mutlaka sizler de gittiğinizde uğramalısınız.. Giderken yol üzerindeki şarap fabrikalarından şaraplarınızı almayı unutmayın.
 Kaldığımız Aloha Butik otelin sahibi o kadar tatlı bir insandıki bizi sanki kendi evinde ağırlıyormuş kadar sıcak ve candandı. Adanın çarşısından etimizi, sebzemizi malzememizi alıp Kale manzarası karşısında yaktığımız mangalın keyfi hala aklımdadır. Hele sabah kahvaltıları.. Ev reçelleri, ballar kaymaklar, börekler..
Bu arada nerede kalırsanız kalın bir akşam kesinlikle deniz kenarındaki restaurantlardan birinde şöyyylleee güzel bir balık yiyin, üzerine de gül tatlısından :) Sonra da alın şarabınızı Aloha Otelin altındaki iskelede sabahlayın..
Unutmadan; Rum ve Türk mahallelerin bütün ara sokaklarını karış karış gezin ama sakın kapalı gördüğünüz çan kulelerine çıkayım falan demeyin. Senelerdir duyulmayan Çan sesini duyan mahalle sakinleri sonrasında size hiç de sakin davranmıyorlar :))


Kendi Bozcaada gezimizden ufak ufak bahsetmişken Bozcaadayla ilgili genel bir bilgi vermemek olmaz değil mi..
 Bozcaada, Ege Denizi’nin kuzeyinde, Çanakkale iline bağlı küçük bir ada. Türkiye’nin üçüncü büyük adası olarak Çanakkale Boğazı’nın hemen girişinde yer alıyor. Yerleşim, adanın kuzeydoğusunda yer alan ilçe merkezinde toplanmış. Bunun dışında herhangi bir köyü bulunmuyor.
Ulaşım büyük bir arabalı vapurla sağlanıyor ve yolculuk ortalama yarım saat sürüyor. Yaz sezonunda karşılıklı yapılan sefer sayısı altıyken, bu sayı kışın üçe iniyor.
Bozcaada tarihi ve mitolojik olarak çok zengin bir bölgede yer alıyor. Antik Troya Kenti, adanın tam karşısında bulunuyor. Mitolojik ismi Tenedos’a eski metinlerde sık sık rastlanıyor. Tenedos, anakaraya ve boğaza yakın olması sebebiyle çağlar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir ada.
Bozcaada'nın tamamı doğal ve tarihi sit alanı. Mitolojik dönemlere kadar uzanan zengin geçmişi henüz ciddi bir arkeolojik kazıyla ortaya çıkarılmamış olmasına rağmen bilmelisiniz ki bu topraklar yüzyıllardır üzerinden geçen çeşitli kültürlerin izlerini saklamaya devam ediyor.
Adanın terk toplu yerleşim yeri Bozcaada Kalesi’nin etrafındaki evlerden oluşan ilçe merkezi. Son 500 yıldır birlikte yaşayan Rum ve Türk halkının kaynaşması sonucunda bir kültür sentezi oluşmuş adada. İki kültür birbirini sadece etkilemekle kalmamış birbirine benzemeye de başlamış. Bozcaada’ya özgü bu sosyolojik durum başka bir ülkeye gelmiş hissi yaratıyor bazen...
Bozcaada bir şarap adası... Bağcılık ve şarapçılık, geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan köklü gelenekler. Adada yaşayıp da bağı olmayan, şarap yapmayı bilmeyen yok gibi. Adanın neredeyse yarısı bağlarla kaplı. Günümüzde şarapçılık geleneğini sürdüren 5 üretici bulunuyor.

Bozcaada’nın en dikkat çekici yanlarından biri de bakir koyları. Adada denize girilebilecek çok sayıda irili ufaklı koy bulunuyor. Temiz denizi ile dalış yapanların da tercih ettikleri bir yer ada.

Bozcaada Mimarisi;
Bozcaada’nın tamamı doğal ve tarihi sit alanı. O yüzden tüm yapı ve onarımlar Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunca (Anıtlar Kurulu) onaylanıyor. Sıkı denetimler sayesinde adada çarpık yapılaşma görülmüyor. Eski mimari dokusu korunuyor ve restorasyonlar kendine özgü yapı tarzı dikkate alınarak yapılıyor.
Ada merkezi Rum ve Türk mahallesi olarak iki kısma ayrılıyor. Zamanında bir dere ile ayrılan mahalleler adı üstünde Türk ve Rum nüfusunun yoğunlaştığı yerler. Doğal olarak kendi kültürlerinden gelen mimari özellikleri barındırıyorlar.
Türk mahallesi, tek katlı taş ve iki katlı cumbalı evlerden , kıvrımlı sokaklardan ve ufak meydanlardan oluşuyor.
Rum mahallesi 1900’lü yılların başında geçirdiği büyük bir yangından sonra Amerika’dan gelen bir mimar tarafından tekrar planlanmış. Mahalle, antik kentlerin birçoğunda kullanılmış olan ızgara plana göre, birbirini dik kesen ve hemen hemen aynı genişlikteki sokaklarıyla yeniden kurulmuş. Aralarda herhangi bir meydan veya meydancık yok.

Merkez dışında herhangi bir toplu yerleşim yeri bulunmuyor. Yapı olarak sadece bağlar arasına kurulmuş bağ evlerine rastlanıyor. Bağ evleri görünüşlerine göre ikiye ayrılıyor. Çatısız tek katlı olanlarına “dam” , çatılı ve iki katlı olanlara “ kule” deniyor. Genelde taştan yapılan bu evler zamanında ada halkının bağda çalışırken konakladığı basit ve küçük yapılar. Ulaşımın sadece hayvanlarla yapıldığı zamanlarda ada merkezine gidip gelmeler vakit aldığı için özellikle bağ işlerinin yoğunlaştığı yaz döneminde buralarda kalınıyormuş. Çatısı olmayan damlarda gece yıldızlara bakarak uyunuyormuş. Müthiş değil miii...
  
Bağ evleri şimdi daha çok yazlık ev olarak kullanılıyor. Bir kısmı eski damların restorasyonuyla bir kısmı da sıfırdan ama ada mimarisine uygun inşa edilerek ortaya çıkıyor.
Son yıllarda özellikle büyükşehirlerden gelip yazlık ev yaptıranlar çok adada. Anıtlar Kurulunun belirlediği standartlar çercevesinde yapılan evler mimari çizginin korunmasını sağlıyor.


 
Daha fazla bilgi için Tıklayınız >>
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...